Vahiy inmeyecekti elbette, bir not yazabilirim sadece

Uzadığınca bakıyorum sana
seviyor muyum sahi seni?
alışıyor muyum yoksa.
her sabah yudumladığın kahvenin saat sekize çeyrek kala bittiğini sen bile bilmiyorsun.
evden her çıkışında sırf ayakkabılarını halının üstünde giydin diye
annenin fırlattığı terlik acılarına denk gelecek diye ödün kopuyor.
''kendinden bile sakındığın acılarına''
üflesen is pus üstü, dokunsan yok olacak belki de
dokundurmuyorsun.

Bildiğim kadarsın
ya fazlası varsa ?
kitabın sonundan başlayan yanını,
çeyizine konmuş pijamaları toz bezi yaptığında.
ya sandıkta birazın kaldıysa ?

tanrıyla aran pek iyi değildir, halbu ki yıkımı yaratmak parmaklarının ucunda saklıydı.
ne bekliyordun cama yüzünü yapıştırarak ? vahiy inmeyecekti elbette.
bir not yazabilirim sadece.

'' senin gözlerinin söylediği ile kulağının duyduğu aynı mı ?
dilin git diyor,
gözlerin kal
sen hangisini duyuyorsun ?
tanrı olmana gerek yok bunun için,uzat ellerini''

Uzadığınca bakıyorum sana
seviyor muyum sahi seni?


Tüplü de değil oysa ki televizyon, hd tüm insanlık

Hayatım televizyon programlarının altında sürekli başa saran mesajlara dönmüştü.
kafamın içinde
'' kıyamet ne zaman kopacak, az sonra...''
kopmadı mı ? kalk bey kalk.

koptu!
ayşe teyze yakmış bak sigarayı kıyamete açılan pencerelerden.
kızı koştura koştura yokuştan iniyor eteğinin boyunu uzatarak.
az önce arka mahallede sevdiğini öpmüş gülsüm.
akşam yedide başlayacak haberler, cinayetler, tecavüzler...
yirmi gün önce ölen bir kadının cesedini konuşacak insanlar, tam saat yedide.
yedide başlar çünkü haberler ülkemde.

sen hala kıyamet kopmadı diyorsun ya,
kahkaha attı diye sokakta dövdüler az önce çocukluğumuzu.
üstüne bastılar, nimet saydığımız üç kere öpüp başımıza koyduğumuz gururumuzu.

koptu
koptu...
gırtlağını yırtarcasına bağıran kadının boğazını kestiğinde dünya,
hiç bağıramadı diye serbest bırakılan canilerin ellerinde.

kafamın içinde hep bir drama senaryosu,
dönüyor alt yazıda yine...

'' cehennemi yaşattığınız ömürlerinizde, secdeye yatıp cenneti istemek öldüğünde...



Sen hep yanlız, Ben hep yalnızım

işte,
böyle yalnızım.
sarı saçlarımın omuza düştüğü günden beri
saçma sapan saatlerde yanar sokak lambası.

işte,
böyle yalnızım.
yürüdüğüm yolların, sevmediğim caddelere çıkmaya başladığında
yağmur o caddelere yağmasın istiyorsun.

işte,
böyle yalnızım.
penceresi olmayan o evi ilk tuttuğumda
güneş'i de senin sokağında bırakmıştım.

işte,
böyle yalnızım.
karşı komşunun balkonunda rakı içtiğini hayal ediyorum
kadehler tokuşturuluyor duvarlar ardında.

böyle bir yalnızlık.
testiden soğuk soğuk yüreğime sızan suyu bilmesem zor dayanırım.

ŞUH

Bilmiyorsun.

sana gelinen yolların üzerinde,gökyüzünü saran sis bulutlarını
arabaların arasından koşan koca yürekli,daha yedi yaşına varmamış o sarı saçları
kırmızı gülleri papatyalarla aldatan, ‘gülü seven dikenine katlanır klışesini’ çürütmüş kulak arkası sigarasını her daim hazırda tutan mahmut’u.
sahi o sisler seni görmeyeyim diye tanrının bulutları mı ?

bilmiyorsun.

bir mart akşamıydı,
içinde kavuşma barındıran, yaralı dudaklarının arasına sıkıştırılmış sigaranın
daha içine çekilmemiş son on saniyesiydi.
çekti…

tüm akşamın ayazını, yüzümün al’ını,
oysa o sadece sigarasından bir duman aldığını zannediyordu.

bilmiyorsun.

tanrı olmak istedim,kendini ay ışığında boğmadan önce
başka türlü dokunamayacaktım saçlarına.

dilsiz bir yiğidin çenesine çizilmiş
ilk bahar gibi bir akşamdı.

bilmiyorsun.

darmadağınıklığına bile razıyım şimdi,
şuh bir kahkahayla.

Babamın o çerçeveye sığdırılmış son gülümsemesi var karşımda
saklı kalmış yüzünün son kavgası
öfkesini bırakmış, gökyüzüne hasret kaldığı şubat.
”lan” diyor.

”çok gürültü var lan bu pencerelerin ardında” !
sonsuz sessizliği daha solumamışken ciğerlerine.
gideceği son yolun çiçeklerle dolu olmasını yeğlerdi elbet.

kadının telaşı yüzünde, akşama hazır olması gereken yemekler
saat kaç olmuş daha konmamış masaya dünden kalma sohbetler.

”rahibeleri andım, isa aşkına
peki sende ki bu gidiş nedendir.”

ilk cemre düşmüştü odaya, ”ecelin cemresi olur mu”? dedi annem yaşamın neden var diye sorgulamazken.
ve kalbine yaklaşan ikinci cemre pusuda nöbet tutuyorken.

sustu kadın..
bir sonra ki konuşmasına hazırlanıyor gibiydi.

küfür eder gibi iç çektim, sevdiğim adam yoktu artık karşımda,bilinçsiz bir beden yatıyordu.
mevsimler geçiyor, son cemre düşsün istiyordu sanki kalbine.

bahar geldi, son cemre daha düşmemişken dünyaya, onun kalbi çoktan varmıştı semaya.
bir daha hiç bir cümlede ” sema ” kelimesini kullanamayacak olmam hüznü ağır basmıyordu elbet.
günler boyu…

hiç merakım yok şimdi ölmeye.

ARTIK KADEHLER KALKMIYOR ŞEREFINE HÜZNÜN KADAR

Masada herkes aynı anda sigara yaktığında anlıyorsun acı eşiğinin yüksek olduğunu,
benim acım yetimliğimden değildi.
yetinemediğimden dokundurmadım belki de sesine kadar kirlenmiş insanları hayatıma.
kadehi her elime aldığımda daha yudumlamadan rakıyı, diri bir öfkeyle söylendim kendime.
”Her ay sonunda yine İstanbul yolu
Artık ev istemiyorum
Ama ağaçlar olsun
Ormanlık sağım solum
Şimdi ışıklar…”
şarkılar,şiirler,sesi…
”onun sesi”
palazlanmamış çocuk toyluğuyla koşarken,kaçıncı kadehte ulaşırım dudağının kenarında ki göçüğe diye hesap yaparken buluyordum kendimi.
bir değil iki değil kırk sene tekrarlayacak bir eylemdi bu benim için.
göçüğün altında bulacaklarımdan korkmuyordum elbet, korkmadan sevmeyi öğretmişti bana daha dün gülerken göğe kadar yüzü.
ona ait olanları avuçlayıp çıkaracaktım oradan.
” Al, bunlar senin ! ”
şimdi sırtlanıp gitme vakti,
haydi koş!
öfkeli babasına doğu,gülüyor ama yüzü sanki acıları nefes alıyormuş gibi bir an için olsa
sevdiğim adamlar var masada, biri ”ben oldum yaaaa” diyor daha ben olmamışken yirmi beş yaşında.
diğeri öpüyor alnından kadehi.
bir fotoğrafımız var cinayet mahalline son rastlamış beş kişi.
şerefine diyor, saat bir suları aşk’a hiç kalkmamış kadehler.
”Sevmeyi senden öğrendim
Dinleyip kuşları hikayeler duymayı
Yola çıkmayı senden öğrendim
Bir trenin sırtında ülkeye kavuşmayı
Şimdi ışıklar içindesin
Tam da istediğin gibi”